Uzm.Psikolog Selcen YETKİN

Çok değil sadece 6-7 yıldır hayatımızda olan bir terim sosyal medya ama şu an olmadığı dönemi neredeyse hatırlamayacak kadar içindeyiz, o denli alıştık ve sevdik bu işi. İnternet denildiğinde aklımıza ilk gelenler sosyal paylaşım siteleri oluyor artık. Her kurumun, ünlünün, devlet büyüklerinin, her gencin, yaşlının bir şekilde bir hesabı var ve adeta gerçek kimliklerimizin yanında birer dijital kimliğe sahibiz.

Son birkaç yıldır gittikçe yaygınlaşan akıllı telefon furyasının da katkısıyla artık herkes her daim online. Bazılarımız sadece uyurken habersiz kalıyoruz sosyal medyada ne olup bittiğinden. Sabahları uyanır uyanmaz ilk baktığımız telefon ekranı oluyor, bildirim var mı ben uyurken neler olmuş merak ediyoruz. Özellikle toplu taşıma araçlarında, konfrerans, seminer, sinema gibi ortamlarda etrafınıza baktığınızda yaklaşık her üç kişiden birini telefonunun ekranına gömülmüş pozisyonda bulma ihtimaliniz oldukça yüksek. Herşeyi paylaşıyoruz, derhal. Güzel bulduğumuz herşeyi, kendimizi, sevdiklerimizi, özel günlerimizi fotoğraflıyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz ve paylaşıyoruz; geribildirimlerin hızlı olması da belki bu paylaşımları cazip kılıyor bizim için. Onaylanma, beğenilme ihtiyacının anında giderildiği bir ortam… Aynı şey fikirlerimizi, ruh halimizi, sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi dile getirdiğimiz 140 karakterle sınırlı sosyal medya ortamında da geçerli.

İnternet ve getirdikleri sayesinde artık hayatımızda birçok şey ulaşılabilir ve daha kolay. Bilgiye ulaşmak, işleri sıkıcı yazışmalar yerine e-postalarla halledebilmek, zihin haritaları yerine navigasyonu kullanmak, sevdiklerimizle aramıza giren mesafelere rağmen bağlantıda kalmak, hiç çaba sarfetmeden oturduğumuz yerden sosyalleşmek mümkün. Hatta çok değil on yıl öncesine kadar ulaşılamaz olduğunu düşündüğümüz birçok kişiye veya mecraya, kuruma ne söylemek istiyorsak isimlerinin başına bir “@” işareti koyarak düşüncemizi, duygumuzu, beğenimizi hatta hakaretimizi bile iletebiliyoruz. Dünya o kadar da büyük değil bütün bunlarla; ama bunun bir sonucu olarak bu küçülen dünyada artık bizler de daha ulaşılabilir ve izlenebiliriz. Adeta her gün kendi billboardlarımızı yeniliyoruz.

İyi güzel de bu olanaklar neleri ham yapıp yuttu da haberimiz olmadı. Ara sıra özlem duyduğumuz şeyler var hepimizin, bir şeyler yanlış hissini yaşıyoruz hepimiz zaman zaman. Öncelikle kendi başına kalabilme kapasitesi denilen şeye o kadar uzaklaşıyoruz ki, belki de bu kadar paylaşım ve sanal etkileşimin nedeni bunu beceremeyişimiz, kendi başımıza kalamayışımız, yalnız hissetmekten ölesiye kaçmamız.

Sosyal medya kullamınının artması ile birlikte bu alanda yapılan araştırmalar da artış gösterdi. Bu araştırmalar bazı olumsuz sonuçlara da işaret ediyor. Bunlardan birkaçı sosyal medya araçlarının gençlerde depresif eğilimi arttırdığını gösteriyor. İlkokul arkadaşları dâhil birçok akranı arkadaş listesinde ekli olan genç, arkadaşlarının genellikle harikaymış gibi resmedilen hayatları karşısında, kendi hayatındaki olumsuzluklara odaklanıp kıyaslamaya gidebiliyor veya paylaşımlarının beğenilmemesi, dikkat çekmemesi durumunda ingilizce tabirle kendini ‘loser’ mış gibi hissedebiliyor.

Bir başka risk ise bu sanal ortamın içerdiği güvenlik tehlikeleri. Gidilen mekânlara hatta evlere bile yapılan chek-in lerden kişi çok rahat takip edilebilir bir hale geliyor, paylaşılan fotoğraflar kötü amaçlarla kullanılabiliyor, hatta sanal paylaşılan fikirler nedeniyle iş kayıpları bile yaşanabiliyor. Her birimiz sanal âlemde dijital ayak izlerimizi bırakarak geziniyoruz.

Dijital kimliklerle gerçek kimlikler her zaman uyuşmayabiliyor. İnsan elektronik bir cihaz karşısında gerçekte olduğundan çok daha farklı ifade edebiliyor kendisini; daha cesur, daha az düşünüp tartan bir hal içerisinde olabiliyor. En kötüsü sosyalim zannederken gerçek etkileşim fırsatlarını kaçırabiliyoruz.

Neyse ki internetin bütün olanakları bir araya gelse hala beş duyumuzdan ikisini karşılayamıyor. Tanıdık bir kokunun yarattığı sıcak hissi, bir dostun sadece omuzuna vurarak verdiği cesaret duygusunu, sevdiklerimizle birlikte olduğumuz, kahkahalarla süslenen bir akşam çayının huzurunu veremiyor hala…

Share.

Comments are closed.